Sana gel diyemem
Ben kendimden gideli çok oldu
Yüreğime ayazlar vurdu
Şarkılarım öldü benim bugün
Ve ıslak bir cama vurdu çocukluğum.
Küf kokan bir gece devriliyor üzerime
İçimdeki kentler darmadağın
Dilimde ıslatmaya kalktığım cümleler hayatın akışında
işmanlıklar ayak bağım keşkeler için artık çok geç..
Belki sabahlarım nedenler ile dolar taşar
Ve bir soru işareti olurum kendimde.
Belki de kıyametler koparırım kendimde kim bilir.
Anlaşılamadığından söz ediyorsun
Arayışlarım anlaşılmak için diyorsun
Anlaşılmak ne demek sence?
Aynı dili konuşuyorsun,
Aynı sözcükler dökülüyor dudaklarından
Sorun sözcükler değil bence...
Üstelik sözcüklerin anlamını
herkesten iyi biliyor ve kullanıyorsun
Bir şeyi tarif ettiğin zaman
Öylesine yerinde ve öylesine can alıcı noktadan
Yakalıyorsun ki konuyu
Hayranlık duymamak mümkün değil...
Hayır! sorun ne sözcükler
Ne de kullandığın dilin şeklinde...
Senin arzuların var insancıl
Doğanın gerektirdiği şekilde
Öylesine derinden hissedebiliyorsun yaşadıklarını...
Sorun sözcükler değil canım
Sorun toplumun beklentisinde!
Bilinçsizce tatbik edilen
Birlikte yaşama kuralları
Sana aykırı gelen...
Yaptığın küçük bir espride bile
Kapılar kapanıyor,
Perdeler indiriliyor
Gerçeği görmek istememenin
Korkusuna bürünüyor insanlar
Alıştıklarının güvencesi içerisinde
Tanıdıkları köşeye çekiliyorlar
Buz üstünde kaymak korku veriyor
Zira buna alışmamışlar
Her zaman düşme tehlikesi var
Bilinçsizce öğrenilenlerin emin ellerinde
yaşamayı tercih ediyorlar
Yeni başlamıyor bu masal
İnsanlık tarihi bunu hep yazar
Doğru olsa da, öğrenilmemiş
Alışkanlık olmamış duygular,
Davranışlar, gelişmeler, olgular,
Yüreklerine hep korku salar
İnsanların ve her canlının...
Köşelerine çekilip izlerler
Merak dahi etseler
Bir ya da bir kaçı cesaret bulup
Yanına gelinceye dek sürer bu kaçış, bu saklanış...
Korku gülüm, korku yatar bunun altında...
Bilmezler ki atılan her yeni adım
Yeni bir şans,
Yeni bir yaşam,
Yeni bir başlangıç demek...
Riziko her zaman var
Yaşam kendi içinde bir riziko,
Bir oyun olduğuna göre
Rizikosuz yaşanılır mı sence?
Hep ilkler vardır
Ve ilk adımı atanlar
Senin gibi, benim gibi, bizim gibi...
Ancak onlar sayesinde
Mümkün olur arzulananlar
Ama bunların sayısı azdır
İşte nadir olmanın, cesur olmanın, öncü olmanın
Bedeli de bazen anlaşılamamaktır.....
"oy nur-canım nur-canım" adlı
parça çalıyor radyoda
oldukça hareketli
benimse yüreğim kabarıyor
bulutlar gibi yüklü ve bereketli
üzerini örten toprak yeşerirdi
böylesine yağsaydı yağmur baba...
BABA!
sevdiğim bu sözcük
her sene bugün, babalar gününde
dağlayacak yüreğimi bundan böyle
senli günleri hatırlatacak bana...
sen işten gelince
on basamaklı merdivenin
en tepesinden
kucağına atladığımı anımsayacağım birden
ilk basamağın başında
beni şefkatle yakaladığına şahit olacak
ölesiye güvenmişliğimi yaşayacağım
her sene bugün yeniden...
kollarını açarak "gel kızım" derken sen
minicikti kucağına atlayan ben
böylesine güvenmemişti bir başkasına
kendisine bile baba...
güveni sen öğrettin bana
korkusuzca atılabilmemi sağlayan
bu güven duygusu için
ömrüm boyu müteşekkir kalacağım sana
ve
her sene bugün yine atlayacağım kucağına
o çocukça sevinci duyarken
bir an olsun tereddüt etmeden
tüm inancımla
içime kazıdığın
silinmesi imkansız o cesaretle
kucağına atlayacağım yine,
nerde olman fark etmez bile
yaşattıkların zaten içimde...
tek üzüntüm nedir biliyor musun baba:
ben seni tutamadım
seni tutamadım hayatta....
şarkılarını duyar gibiyim şimdi
bana huzuru anlatan sesin kulaklarımda
henüz doğmadan duymaya ve sevmeye başladığım
dinlemeye alıştığım en güzel sesti
senin sesin
bir daha asla duyamayacağım
hayallerimin dışında ...
babam benim
sevdiğim
içimde taşıdığım diğer yarım
içimdeki erkeği sevmeyi öğrendim sayende
sevgiyi öğrendiğim gibi
insanları sevmeyi öğrendiğim gibi.
seni seviyorum yaşam kaynağım
ve senin gibi yaşıyorum şimdi,
nerde olursan ol ne fark eder ki...
karşımda değilsin belki ama
varlığımdasın baba
sevgim ve nefesim gibi
nerde olursan ol ne fark eder ki...
ölüm, sevgisiz bir yaşama tercih edilecek kadar asildir baba
saygı duyuyorum kararına!
bir yıldız gibi kayıp geçtin
ama sonsuza dek parlayacaksın
içimin karanlığında
babalar günün kutlu olsun!
seni seviyorum baba!
Demek gidiyorsun...
Ben bunu hakketmedim!
Ne varsa aşka ve cesarete dair
Sırtlayıp o büyük yangınınla gidiyorsun demek!!
Git........
Oysa
Sen öğretmen çıktığın yıl
Vurup alnıma kavgayı
Simsiyah bir süt gibi yaprak dökmüştü dar ağacı
Akşamlarım olmuştu ve kuduz gecelerim
Göz yaşlarım ağlarken
Bir uzun yolculuk düşmüştü peşime
O gün bugündür tetikte bir ömrün son kurşunusun
Hiç aklıma gelmezdi gülüm
Buda bana ders olsun!!!!
Demek gidiyorsun...
Böyle olsun istemezdim oysa!!
Hazin vedaların bu baş dönmesi
Cellat kırmızısı bir hüsrandı yollarda.
Sen öğretmen çıktığın yıl
Çırılçılgın bir ağaca soyunmuştu vişneler
Eyvahhhhh.......
Esmer bir ağıdı bileylemişsem
Cinnetin ucunu yakmışsam bir kez
Cehennemin nizamiye kapısındaysam
Ateşten bir nehre dönen bu isyan
Hep o gül yangınına kanat çırpar
Ve en korsan şarkılar yüzünü şarapla yıkar.
Gidiyorsun demek...
Ben bunu hakketmedim!!
Ne varsa aşka ve cesarete dair
Sırtlayıp o büyük yangınınla git.
Hadi durma,gençliğimin vebalini,
Ve sevgisiz hayatımızın bedelini ödemeden git..
Bu şiiri sana armağan ettim
Yanına almayı unutma sakın
Issız gecelerde okur ağlarsın
Kimseler görmese de kanarsın gülüm
Neler çektiğimi o gün anlarsın!!!
Sonbahar yağmuruyla ıslandım sokaklarda
Ağladım ikimize senden çoook uzaklarda.
Şimdi hüzün makamında bütün şarkılar
Bu yorgun ses,bu kör lamba,bu ateşi sönmüş soba
Tanığıdır yalnızlığın, pişmanlığın tanığıdır.
Çünkü, çünkü benim kitabımda, aşk bir defa yaşanır..
Demek gidiyorsun...
Git..........................
Bir yanda ölümün alnındaki ter
Bir yanda suya düşen sardunya
Ve sabahın saçlarındaki kırağı kadar ışıyorsun
Hadi durma,
Sırtlayıp o büyük yangının vebalini
Ve sevgisiz bir hayatın bedelini ödemeden git.
Bilirsin, gecenin en karanlık olduğu an
Sabahın en yaklaştığı zamandır
Ve hiç bir şey hakkında bildiğimiz her şey
Aslında YALANDIR....
Demiştim ya...
Sen öğretmen çıktığın yıl
Vurup alnıma kavgayı
Simsiyah bir süt gibi yaprak dökmüştü dar ağacı,
Hüzün sarısı yapraklarını
Akşamlarım olmuştu, kuduz gecelerim
Göz yaşlarım ağlamıştı
Bir uzun yolculuk düşmüştü peşime
Çırılçılgın bir ağaca soyunmuştu vişneler.
Demek gidiyorsun...
Git...
Bu şiiri sana armağan ettim
Yanına almayı unutma
Belki soban sönmüş, kitabın bitmiş, dizlerinde battaniye
Yalnızlığın iç çekişini duyarsın
Paketteki son sigaran
Ve titrek bir mum alevi hüznüyle geçmişe dalarsın
Kimseler görmese de kanarsın gülüm.
SENDE YANARSIN ??????
Hiç Bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı hiç?
Hani ölmüş gibi, hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi,her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.
Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek, ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir
gerçek değil mi sen hala bu kadar sevgili iken?
Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek. Çok kötü değil mi?
Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek, artık sonunun
“Pi” hali değil mi?
Biliyorsun değil mi? Ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki su an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur değil mi?
Ne kadar eritir insanı fark etmeden. Sende biliyorsun değil mi bunları.
Bir sinema koltuğunda sende iki kişi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına. Güzel bir cafe keşfettiğinde, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir şarkı dinlediğinde güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi paylaşamadığın için onunla.
Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada? Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?
Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün oldu mu hiç?
Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?
Gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanın yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç?
Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi?
Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç?
İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?
Kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. Gücünün, hani o tanrısal gücünün bir çocuğun ağlamasını
susturamayacak kadar olduğunu gördüğün zamanlar oldu mu hiç?
Hiiiiiiiç…. Hiiç… hiç… bir hiç..
“ŞİMDİ sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekiyor mu?” diye sormuştu Nâzım Hikmet, o muazzam ve duru üslubuyla. Halbuki bugünün aşklarını görse ne derdi acaba? Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk. 160 gr sevgiye karşılık 160 gr sevgi alınabilirmiş gibi herkes verdiği kadarını istiyor. Seven erkek mutlak itaat, mutlak hâkimiyet bekliyor. Zihinlerde bir denklem var sanki. Denklem karşılanmadı mı tüm formül bozuluyor. Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş, nefret başlıyor.
Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler… Eski eşlerini kendilerine dönmedi diye silahla tarayan öfkeli kocalar… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen dostlarını, basit bir ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren delikanlılar… Vaktiyle çok sevdikleri, belki de en çok sevdikleri insanları bir adımda, bir kurşunla harcayıverenler…
Birbirinden ayrı gibi görünen bütün bu şiddet haberleri arasında bir ilişki var. Hepsinde ortak olan nokta, yoğun bir aşktan yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz.
Bir yandan şarkılar çıkıyor piyasaya, ardı ardına. Hepsi de aşk üzerine. Sözler benzer, iddialı. Diziler çekiliyor peş peşe. Gene hepsinin ana teması “büyük aşk”. Ama televizyonu kapatıp kendi hayatlarımıza döndüğümüz anda, ne yazık ki “büyük aşk”tan anladığımız aslında “büyük ego”. Biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz.
Yetmiyor. Elmanın hayat boyu sadece ve sadece bizi sevmesini, varlığını bize adamasını, biz ne dersek harfiyen yapmasını istiyoruz. Biz aşkı, egomuza hizmet etmekle yükümlü bir kâhya bellemişiz adeta. Ve bu yüzden işte, aşktan nefrete bu kadar çabuk, bu kadar kolay savruluyoruz.
Anadolu’da bugün bile anlatılan eski bir aşk hikâyesi vardır. Ben bunu birkaç ayrı tasavvuf sohbetinde bambaşka insanlardan dinledim. Derler ki, vaktiyle Siirt Tillo’da bir tekkede mürit, tasavvufa gönül vermiş bir zat yaşarmış. Temiz, saf, güzel gönüllü bir genç adammış. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de sırılsıklam. Karşılık da bulmuş. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler. Ne var ki bir zaman sonra karısı dikilmiş karşısına. “Ben gitmek istiyorum” demiş. “Şu yolların ardında başka ne yollar var görmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Onunla uzaklara gitmek istiyorum.”
Mürit öfkeden deliye dönmüş. Aklından ilk geçen şey, karısını öldürmek olmuş. “Bana yâr olmayacağına göre kimselere yâr olmasın” diye geçirmiş içinden. Kapanmış eve, planlar yapmış kendince. Kimseyle konuşmaz olmuş. Derken bir sabah şeyhini kapıda beklerken bulmuş. “Hakiki âşık” demiş şeyh, “sevdiği insanın mutluluğunu ister. Âşık kişi, sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten seven insan, özgür bırakır. Sahiplenmek, hak iddia etmek, can almak, can acıtmak, âşıkların tutacağı yol değildir… Düşün. Düşün de öyle karar ver. Ve bil ki vereceğin karar, senin gerçek sınavındır.”
İşte o zaman mürit için çetin bir iç muhasebe başlamış. Günler, haftalar boyu nefsi bir yana çekiştirmiş, yüreği bir yana. Sonunda bir sabah fırlamış yataktan. Açmış tüm pencereleri, kapıları sonuna kadar. Işık dolmuş içeri, efil efil rüzgâr. Dönmüş karısına, “Dilediğin yere git” demiş usulca. “Ben hakkımı sana helal ettim. Sen de bana helal et, öyle çık yola.”
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda bir masal gibi dinlemiştim. Gerçek olamayacak kadar romantik… Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Onların öykülerini gazeteler yazmıyor, televizyon duyurmuyor. Ama bu ülkede üçüncü sayfa haberlerinin atladığı “büyük aşk” hikâyeleri de yaşandı, yaşanıyor.
Iyi bilinen bir konusmaci, seminerine 20 dolarlik bir banknotu göstererek basladi. 200 kisinin bulundugu odaya, "Bu parayi kim ister?" diye sordu ve eller kalkmaya basladi ve konusmaci "Bu parayi sizlerden birine verecegim fakat öncelikle bazi seyler yapacagim" dedi. Parayi önce burusturdu, ve dinleyicilere "Hala bu parayi isteyen var mi?" diye sordu, eller yine havadaydi.
Bu sefer, konusmacu "Peki bunu yaparsam?" dedi ve $ 20 i yere atti onun üstüne basti, ezdi, pisletti ve para simdi pis ve burusuktu, fakat eller yine havadaydi ve o parayi herkes istiyordu. Ve konusmaci söyle dedi "Arkadaslarim burada çok önemli bir sey ögrendiniz. Burada paraya ne yaptiysam hiç önemli degil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptigim seyler onun degerini düsürmedi, o hala 20 dolar!"
Hayatimizda çogu kez verdigimiz kararlar veya hayat sartlari nedeniyle hirpalanir, canimiz acitilir, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötu hissederiz, fakat ne oldugu yada ne olacagi önemli degil, hiçbir zaman degerimizi kaybetmeyiz, temiz yada pis, hirpalanmis yada kirilmis, bunlarin hiçbiri önemli degildir.
Seni sevenler senin ne kadar degerli oldugunu her zaman bileceklerdir, hayatimizin degeri ne yaptigimiz, veya kimi tanidigimizla degil kim oldugumuzla alakalidir.
Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Her zaman elinde olanlari düsün olmayanlari degil...
__________________
Hiç yokken hayatına giren insanlar..
Hiç gereği yokken dününü yarınını ayını belki de yıllarını alırlar.
Hiç gereği yokken gece gündüz aklından geçen her düşünceye bulaşırlar.
Hiç gereği yokken seni istemediğin kadar mutlu ederler..
Hiç gereği yokken hayatını değiştirirler belki de eski hayatını unutturacak kadar değiştirirler.
Hiç gereği yokken hayatına girenler yine hiç gereği yokken hayatından izinsiz çıkıp giderler !
İçinden çıkamadığım yollarda geçer oldu vaktim. Ve ben senden çıkıp başkasına gittiğime inandıkça, sana geri döner oldum. Meğerse senden başkasına gidemezmişim de kendimi kandırıp uyanır olmuşum.
En büyük rüyamken, en geniş gerçeğim olmuşsun.
Ertesi günün sabahında ne olacağını bilmeden harcadığım vaktimdin. Bir an mutlulukla hayal kurarken, o anın sonunda ağlar oldum. Göz yaşlarımı kurulamaya bile mecalim kalmadı.
En büyük sevincimken, en acılı göz yaşım olmuşsun...
Bir gün beni sevmen için dua ederken, duamın sonunda vazgeçer olmuşum senden. Bir an sağlığını umut edip caymışım sonra.. Rüyalarımdan bile korkup sadece iyiliğini düşünmüşüm de birden alışmışım sızına.
En büyük sevgimken, en güçlü nefretim olmuşsun...
Senin için her şeyden vazgeçip beklemişim günlerce, aylarca. Güneşin doğuşuna şahitlik edip batarken sadece seni düşünmüşüm de, bir yerde pes edip batmak istemişim senin için.
En büyük gücümken, en onursuz utancım olmuşsun...
Her yaptığını, aldığın her nefesi savunurken ve hep arkandayken harcamışım bir avuçluk onurumu. Her söze karşı savunmuşum seni de yüzsüz kalmışım. Utanmamışım hiç sövmüşüm yüzüne.
En büyük yandaşımken, en büyük düşmanım olmuşsun...
Gözyaşlarını silmek için beklemişim gecelerce, sabaha kadar senin derdin için gözyaşı dökmüşüm de,ben mutsuzken sen dinler olmuşsun. Sonra sebepsiz, yoktan yere vazgeçmişsin benden.
En büyük dostumken, en kimsesizinden hiç olmuşsun...
Kim olduğunu, kim olacağını çözemedim daha ama , nolur acısa da yaralarım ağlasam da gecelerce; bir önceki iyilik için sen sabret bana, kol kanat ger yalnızlığıma.
ve sen sen ol sakın
.. gitme..